Ankara , Anadolu’nun ortasında tam bir bozkır kenti . Yerleşim, kentin en yüksek yerine kurulu kale ve civarında yer alıyor. Bugünkü Ulus semtinin orta yerinde birkaç kıraathane ve gelen geçenin konakladığı taştan bir bina zaten adı da: Taşhan. Ve hemen biraz aşağısında tek başına taştan bir bina. İşte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir şubesi olarak düşünülmüş ve inşa edilmiş olan bu bina ilk meclis olarak kullanılacaktır. Binadan içeriye girdiğiniz zaman uzun bir koridorun sağında ve solunda odalar olduğu görülür. Bunlar zamanla ilk hükümetin çalışma yapacağı ve devletin yönetimi ve meclisin idaresi ile ilgili işlerinin görüleceği mekanlardır. Milletvekillerinin toplanacağı Genel Kurul Salonu da bu kattadır. Milletvekillerinin meclis oturumlarını izleyip çalışacakları sıralar okullardan toplanıp getirilmiştir ve pek de rahat oldukları söylenemez. Genel Kurul Salonu’nun ısıtılması ve aydınlatılması ilkel bir soba ve tavandan asılı gaz lambaları ile sağlanmaktadır.
Taşradan gelen milletvekilleri meclis binasının altındaki odalarda, Taşhan’da ve Ankaralılar tarafından evlerde misafir edilmektedir.
19 Mayıs 1919 tarihinde başlayan BMM’nin açılışıyla sona eren ve Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın Örgütlenme Aşaması olarak adlandırılan bu dönem boyunca ortaya atılan yaklaşımlar Hakimiyet-i Milliye,İradeyi Milliye, Kuvayi Milliye meclisin duvarında “Hakimiyet-i Milliye “ olarak anıtlaşmış sonra “Hakimiyet Milletindir” şekline dönüşmüş nihayet “Hakimiyet bilakayd-ü şart milletindir (Egemenlik Bağsız Koşulsuz Milletindir)” şeklinde pekişmiştir.
Bu meclis yokluklar ve sıkıntılar içinde çalışarak, bir yandan Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın diğer yandan da devletin yapılanması görevlerini birlikte yürüterek sonuçlandırmıştır. Bu meclisi “Vatan Kurtaran Meclis” şeklinde adlandırmak yerinde bir saptama olacaktır.
Meclisin Yapısı Ve Nitelikleri
Yapısı: Birinci TBMM, toplumun tüm çalışan kesimlerinden, sosyal katmanlarından gelen insanlardan oluşmaktadır. Sivil-asker bürokratlar, hukukçular, idareciler, tüccarlar, din adamları, bankacılar, aşiret reisleri v.b.
Siyasi Yelpaze: Modern parlamentolardaki gibi olmamakla birlikte ilk mecliste bazı grupların olduğu bilinmektedir. Örneğin; Müdafaay-ı Milli Grubu, Tesanüd grubu, Islahat Zümresi, İttihat ve Terakkiciler, İstanbul Kulüpçüleri v.b. Bu kadar değişik görüş ve düşünüşte olan grupların varlığı bu meclisin; içinde tartışmaların olduğu, çok sesli, çoğulcu, demokrat olduğunun göstergesidir. Öyle iddia edildiği gibi Mustafa Kemal Paşa’nın her istediğini yapan değil zamanı gelince O’na karşı tavır koyabilen bir meclistir.
Nitelikleri: Mustafa Kemal Paşa meclisin adını Kurucu Meclis (Meclis-i Müessisan) olarak düşünmüşse de gelen uyarılar üzerine Olağanüstü Yetkilere Sahip ( Salahiyet-i Fevkalade-i Haiz) olarak değiştirmiştir. Aslında koşullar olağan üstüdür meclisinde bu nitelikte olması doğal görülmelidir. Nitekim, burada meclis-hükümeti söz konusudur. Meclisin başkanı aynı zamanda hükümet başkanıdır. Yasama-Yürütme-Yargı erkleri birlikteliği vardır. Meclis ulusal bir meclistir. Adını tarihsel kimliğinden, gücünü ulustan almaktadır.
Cumhuriyet Yolunda Atılan Adımlar
24 Nisan 1920'de ise Mustafa Kemal Paşa’nın meclise verdiği bir önergede yer alan maddeler gelecekteki rejimin ipuçlarını da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki:
1. Hükümetin kurulması zarurîdir.
2. Geçici olarak bir hükümet başkanı seçmek veya Padişaha bir vekil tanımak mümkün değildir.
3. Mecliste yoğunlaşan millî iradenin doğrudan doğruya vatanın mukadderatına el koymuş olduğunu kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin üzerinde bir kuvvet yoktur.
4. Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendisinde toplar.
Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir heyet hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu heyetin de başkanıdır.
Not: Padişah ve Halife baskı ve zorlamadan kurtulduğu zaman meclisin düzenleyeceği kanunî esaslar çerçevesinde durumunu alır.
Mustafa Kemal Paşa bu önerge ile her şeyi itiraz ve tartışma kabul etmeyecek şekilde açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Bundan sonra devletin yapılanmasının zorunlu olduğu kurumlaşmalar gerçekleştirilmiştir. Aynı gün Mustafa Kemal Paşa Türkiye Büyük Millet Başkanlığına seçilmiş, iki gün sonra, 25 Nisan 1920 tarihide O’nun başkanlığın da 7 kişilik "Geçici İcra Heyeti" yine meclis tarafından seçilerek göreve getirilmiştir. 3 Mayıs 1920'de ise TBMM, 11 kişilik ilk "İcra Vekilleri Heyeti"ni seçmiştir.
Bu Meclis ve Vekiller Heyeti, devletin sistematiğinin sahip olunmasını zorunlu kılan kurumsal yapılanma çalışmalarına geçecek : 9 Mayıs 1920'de hükümet programını hazırlayıp meclise sunarak onaylatacak, geçici bütçeler (Avans Bütçeleri) hazırlayacak, Düzenli Ordu kurulmasına girişecektir.
TBMM 20 Ocak 1921'de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu kabul etti. Devletin bu ilk Anayasasının ilk maddeleri ile vurgulanan noktalar Mustafa Kemal Paşa’nın Meclisin açılışındaki önerilerinin daha da netleşmesi açısından önemlidir. Şöyle ki:
1.Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
2. İcra kudreti ve teşriî salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük Millet Meclisi'nde tecelli ve temerküz eder.
3. Türkiye Devleti,. Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" unvanını taşır.
Milletvekili Aylığı
Aldıkları aylığa gelince, bu konuda Besim Atalay’ın anılarında yer alan bilgiler en somut ve duygulandırıcı kanıttır ; “Milletvekili aylığı resmen 1oo liraydı. Bunun 20 lirası orduya sigara parası diye kesilir; geriye 80 lira kalırdı. Kalan 80 liranın 25 lirasını ev kirası verirdim. Ev meclise çok uzak olan Ayrancı’daydı. Meclise gelmek için bir saat yol yürürdüm . Ay sonuna kadar 55 lira ile geçinmeğe çalışırdım . Bütün arkadaşlar benim gibi idi. Bir yıl böyle geçti. Her gün zaten basit olan sofradan doymadan kalkardık “
İşte, ülke bu koşullarda özverili insanların bir araya gelmesiyle kurtuldu. Onun için, bunları her zaman anımsamakta yarar vardır. Çünkü, yaşadığımız koşulların değerini bilmek ve sahiplenmek, o günün ortamını iyi öğrenmekten geçmektedir. İşte ilk meclis budur ve ona en yakışan, hakkı da olan isim “Vatan Kurtaran Meclis” olmalıdır.
Bu meclisin biraz aşağısında 1924 yılından itibaren, 1960 yılına kadar çalışılacak olan 2. meclis vardır. Bu mecliste de siyasi partiler yavaş yavaş oluşmaya başlamıştır. Ancak, ömürleri fazla uzun olmamıştır. Ne var ki , bu meclis de tartışan meclistir. Tartışarak, bütün devrimsel dönüşümleri kabul eden , çağdaş ve uygar boyutlarda , yeni bir devlet ve toplum yapısını gerçekleştiren meclistir. Onun için bu Meclisin adı da bence “Devlet Kuran Meclis” olmalıdır.
Atatürk, Demokrasi ve Siyasi Partiler
Siyasi partiler demokrasilerin vazgeçilemez unsurlarıdır. Ancak, bunun tersi yaklaşımında doğru olduğunu, yani demokrasilerin de,siyasi partiler için vazgeçilemez olduğunu vurgulamak zorundayız. Bunun yanıtı basittir; çünkü, siyasi partiler de varlıklarını demokrasiye borçludurlar.
1 Kasım 1930 tarihindeki meclis konuşmasında bu konuda ne kadar dikkatli olunması gerektiğini vurgulamıştır.
“Siyasi hayatımızda yeniden fırkaların (partilerin) oluşması, belediye seçimlerinden önceki yakın günlerde vuku buldu. Bu münasebetle dikkate değer evrelere tanık olduk. Bu gözlemlerin verdiği deneylerden, Türk milleti, cumhuriyetin varlığı ve ilerlemesi için yararlanmalıdır. Siyaset alanında karşılıklı faaliyetin verimli gelişmeleri, ancak vatandaşlar arasında düşmanlığa yer verilmemesi ile sağlanabilir. Bunun çareleri: partilerin içine girebilecek samimiyetsiz ve gizli amaçlı unsurların; kanun üstünde sonuç isteyenlerin bütün milletçe iğrenç görülmesi ve bir de, cumhuriyet esası üzerinde çalışan partilerce bu gibilerin faaliyetlerinden her zaman uzak kalınmasıdır.”
Medeni Bilgiler kitabında, yönetsel modellerin tarihsel derinlik içindeki gelişimi ve insan varlığına en saygılı yönetim modeli olan Demokrasiye ulaşımını irdeleyerek Demokrasiyi adeta mercek altına alarak değerlendirmiştir. O’na göre;
“İdare şeklimiz kayıtsız şartsız hakimiyetine sahip olan halkın, kaderini bizzat ve eylemli olarak idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devleti bir halk devletidir. Halkın devletidir. “ “ İdare ve egemenlik millet'in tümüne aittir ve ait olmalıdır!. Demokrasi prensibi ulusal egemenlik şekline dönüşmüştür!.. Demokrasi esasına dayanan hükümetlerde egemenlik halka, halkın çoğunluğuna aittir... Demokrasi düşüncesi daima yükselen bir denizi andırmaktadır. Demokrasi düşüncesi karşı gelinemez bir kuvvet ve cereyan halini almıştır.
Artık toplumun örgütlenmesinin bu meclise yansıdığını siyasi partilerin ortaya çıkmasıyla görürüz. Bu mecliste siyası partiler var, çok partili rejime geçiş denemeleri yapılmıştır. Büyük Atatürk’ün en büyük özlemi de buydu. O, Sabiha Gökçen’in anı kitabında yer alan sözlerinde bunu çok açık bir şekilde şöyle vurgulamaktadır :
“Sabiha, girişmiş olduğum denemelerin istediğim gibi sonuç vermemesinin nedeni, halkın bu rejimi istememesi değildir kuşkusuz . Demokrasinin gelmesi ile bazı kişilerin huzuru kaçacaktı, bu bir gerçek. Onlarda bu girişimimi şu veya bu şekilde baltaladılar. Sonra devrimlerin karşısında olan az da olsa bir çıkar gurubu bilinçlenmemiş halkı kışkırttılar. Onlara laiklik ilkeleri dışında, cumhuriyet ilkeleri dışında vaatlerde bulundular. İşte buna hiçbir zaman tahammül edemezdim... Ancak, şuna kesinlikle inanıyorum ki demokrasi gereği olan çok partili bir dönemle Türkiye’mize gelecektir. O zaman ben hayatta olmasam bile ruhum bilesiniz ki şad olacaktır. Ancak, bu dönem içinde tek korkum, bu güzelim yönetim tarzını yozlaştıracak, onu anlamsızlaştıracak hatta ve hatta halkın gözünden düşürecek kişiler ve partiler çıkmasıdır. Gerçi batılı ülkelerde de demokrasilerin yerleşmeleri uzun yıllar, hatta asırlar almıştır ama , gelişen dünyada Türkiye’nin bu konularda kaybedecek vakti yoktur.”
Büyük Atatürk, dikkatlerimizi bu oluşumlara çekerken, meclislere de dikkat etmemizi vurgulamıştır:
“Millet egemenliği geçici olarak verdiği meclislere dahi güvenmemelidir. Çünkü, meclisler de istibdat yapabilirler; yani keyfi hareket edebilirler. Bu kişi istibdadından daha da tehlikelidir. Onun için demokrasilerde meclislerin seçimlere giderek, kendilerini yenilemeleri arzulanır. Sistemin güçlenmesi, oturması bakımından bu çok önemlidir”. Ne var ki, Meclisin açılışının 89. yılında gördüğümüz tablo ve tanık olduğumuz olaylar, üzülerek söylemek gerekir ki, O’nu doğrulamaktadır.
Bütün amacı demokrasiyi bütün kuram ve kurallarıyla ülkede gerçekleştirmek olan Atatürk : “Benim amacım, Türkiye'de yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletinde ulus egemenliğini kuvvetlendirmek ve sonsuzlaştırmaktır” diyerek dikkatleri iki temel kavrama çekmektedir. Bunlardan birincisi Tam Bağımsızlık, diğeri, Ulus Egemenliği’dir.
Bu arada ulusa da görevini anımsatmaktadır “Eğer, millet, meclislerin ve hükümetin yanlış politikalarını denetlemezse, onların yanlışlarına, sorumsuzluklarına iştirak etmiş olur!...”
Demokrasi
Halkın egemenliği meclislerde ortaya çıkar. Çağdaş demokrasilerde toplumun tüm bireylerinin aynı düşüncede olduklarını söyleyebilmek yanlıştır. O halde bu değişik düşünceler değişik guruplarca meclise taşınır ve temsil edilir. Bu guruplara siyasi partiler denir. Böylece siyasi partiler eliyle ulusun tümünün farklı düşünceleri Mecliste temsil edilirken bir bağlamda ulus egemenliği tam anlamıyla ortaya çıkmaktadır.
Sonuç: Siyasi partiler demokrasilerin vazgeçilemez unsurlarıdır. Ancak, bunun tersi yaklaşımında doğru olduğunu, yani demokrasilerin de, siyasi partiler için vazgeçilemez olduğunu vurgulamak zorundayız. Bunun yanıtı basittir; çünkü, siyasi partilerde varlıklarını demokrasiye borçludurlar.
1 Kasım 1930 tarihindeki meclis konuşmasında bu konuda ne kadar dikkatli olunması gerektiğini vurgulamıştır.
“Siyasi hayatımızda yeniden fırkaların (partilerin) oluşması, belediye seçimlerinden önceki yakın günlerde vuku buldu. Bu münasebetle dikkate değer evrelere tanık olduk. Bu gözlemlerin verdiği deneylerden, Türk milleti, cumhuriyetin varlığı ve ilerlemesi için yararlanmalıdır. Siyaset alanında karşılıklı faaliyetin verimli gelişmeleri, ancak vatandaşlar arasında düşmanlığa yer verilmemesi ile sağlanabilir. Bunun çareleri: partilerin içine girebilecek samimiyetsiz ve gizli amaçlı unsurların; kanun üstünde sonuç isteyenlerin bütün milletçe iğrenç görülmesi ve bir de, cumhuriyet esası üzerinde çalışan partilerce bu gibilerin faaliyetlerinden her zaman uzak kalınmasıdır.”
Medeni Bilgiler kitabında, yönetsel modellerin tarihsel derinlik içindeki gelişimi ve insan varlığına en saygılı yönetim modeli olan Demokrasiye ulaşımını irdeleyerek Demokrasiyi adeta mercek altına alarak değerlendirmiştir. O’na göre;
Özgürlük
Ancak, demokratik cumhuriyetlerde yani ulus egemenliğinin olduğu ortamlarda özgürlüklerin olabileceğin bilincinde olan Atatürk için bu kavram yaşamsal öneme sahiptir. “Bağımsızlık ve Özgürlük benim öz yapımdır!..” derken vurgulamak istediği budur. Bundan sonra bu kavramın ülke ve birey açısından anlamını ve önemini tam bir analitik yöntemle tartışır. O’na göre:
“Özgürlük olmayan bir memlekette ölüm ve yok olma vardır. Her ilerlememin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.”
“Her kişi istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine has politik bir düşünceye sahip olmak, seçtiği bir dinin gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin düşüncesine ve vicdanına hakim olunamaz.”
“Bizim bildiğimiz demokrasi, bilhassa siyasidir. Hedefi, milletin, idare edenler üzerindeki denetimi sayesinde siyasi özgürlüğü sağlamaktır.”
“Çağdaş demokraside kişisel özgürlükler, özel bir kıymet ve önem kazanmıştır.”
“Söz konusu olan özgürlük toplumsal ve uygar insan özgürlüğüdür. Bu nedenle kişisel özgürlüğü düşünürken, her kişinin ve nihayet bütün milletin ortak çıkarları ve devlet varlığı göz önünde bulundurulmak gerekir. Diğerinin hak ve özgürlüğü ve milletin ortak çıkarları kişisel özgürlüğü sınırlar.”
Bununla birlikte Atatürk, özgürlüğün sınırsız olmadığını da belirterek özgürlük konusunda şu genel sınırlamayı yapar:
“Demokrasi kayıtsız şartsız serbest olmak değildir. Sosyal kurallarla sınırlıdır. Kişinin özgürlüğü, başkalarının özgürlüğünün sınırında biter. Başkasının özgürlük hakkını tanımayan, kendi özgürlük hakkını da tanıtamaz.”
Özgürlüklerin Sınırlanması
Atatürk’e göre, bireysel özgürlüklerin kullanımı, toplumun barış ve huzuruna, devlete karşı olduğu zaman yasalarca sınırlandırılabilir:
“Kişisel özgürlüğün derecesi, devletin faaliyetlerini zayıf düşürmeyecek kerterde olmalı, çoğunluğun özgürlüğünü boğmayacak şekilde düzenlenmelidir. Bu düzenleme, kişinin sorumluluğuna, girişkenliğine ve gelişmesine zarar verecek dereceye götürülmemelidir. Yurttaşların bu nitelikleri ne ölçüde gelişirse, devlet için o ölçüde yararlı olur.”
“Kişisel özgürlüğün ne kadarından vazgeçilmesi gerektiği, içinde bulunulan zamana ve memlekete göre değişir. Özel zamanlar, özel tedbirler gerektirebilir. Bir de, özgürlüğün kötüye kullanılması, özgürlüğün geçici fakat geniş ölçüde sınırlandırılmasını gerektirebilir. Bütün bu tedbirleri ve sınırlandırmaları tanımak lüzumu, devlet düşüncesi ve kavramını ifade eder. Bu hususlarda tedbirlerin şiddetini ve sınırların genişliğini ölçmek büyük bir sanattır. Devlet sanatı işte budur. Bu sanatta isabetin derecesi özgürlüklerin sınırlarını çizen kanunda görülebilir. Çünkü, bu sınır ancak kanun yoluyla tespit ve tayin edilir. Herhalde, vatandaşların genel özgürlük ve mutluluğu için kişilerden, ancak devlet için zorunlu olan bir kısım özgürlüklerin bırakılması istenebilir.”
Devletlerin korunma mekanizmaları diyebileceğimiz bu gibi maddeler her devletin anayasasında yer almaktadır. Böylece devlet özgürlüklerin hangi koşullarda sınırlanacağını veya askıya alınacağını bir hukuksal hak olarak anayasadan almaktadır.
Demokrasi ve Hukuk
Demokrasilerde hukukun üstünlüğü ilkesi geçerlidir. Siyasi erk, ister iktidar olsun isterse devlet gücünü elinde tutsun, bütün eylemleri hukukla sınırlanmıştır. Yasalar önünde herkes sorumludur. Atatürk’ün bu konularda yaklaşımı şöyledir:
“Çağdaş demokrasilerde, iktidarı elinde bulunduranların devlet gücüne dayanarak haksızlık yapmalarını önleyebilmek için, yargı yetkisi, ulus adına yasalar çerçevesinde bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır. Yargıç, güvence altında olup, yalnız hukuka ve yasalara bağlıdır. Ve vicdanının emriyle hareket eder.”
“Çağdaş demokrasilerde, devlet hukuk ile bağlı olduğundan, devlet gücünü elinde tutan çoğunluk hukuk ile sınırlanırken azınlığa da hukuk ile geri alınamayacak temel haklar tanımak zorunludur. Demokratik sistem anayasalarla kurulurken, hak ve ödevler baştan yasal yollardan güvenceye alınmalı; azınlık hakları hiçbir zaman çoğunluğun eline bırakılmamalıdır.”
Demokrasilerde Siyasi Partilere Düşen Görev “Seçimlerde, şahıstan ziyade milletin çıkarlarına en uygun ilke ve programları uygulayabilecekleri seçmek önemlidir. Bu konuda, hemen hemen bütün vatandaşlar yardıma muhtaçtırlar. Bu yol gösterme işini siyasal partiler yapar.”
O’nun, bu konularda çok sayıdaki konuşmalarından yukarıya aldığımız alıntılar bir bütün içinde değerlendirilirse Cumhuriyet-Demokrasi-Özgürlük- Hukuk birbirlerini tamamlayan kavramlardır ve birisi olmadan diğerinin düşünülmesi olanaksızdır.
Atatürk döneminde çok partili siyasi yaşama geçiş denemeleri yapılmış ancak, kurulan partilerin rejime karşı gurupların toplanma yerine dönüşmesi ve arkalarından gerici ayaklanmaların çıkması nedeniyle kapatılmıştı, Bu konular, Siyasi Partiler Bölümü’nde ayrıntısı ile yer almaktadır. Çok partili demokratik parlamenter sisteme geçiş İsmet İnönü’nün 14 Mayıs 1950 yılında yapılan seçimleri kaybetmesi, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle gerçekleşmiştir.
Cumhuriyetin bütün nitelikleri ile çok uzun ve zorlu dönemlerden geçerek kurulduğu tarihsel bir gerçektir. İşte, Atatürk bu noktada kurduğu ve en büyük eserim dediği Cumhuriyete sahip çıkma kararlılığını ortaya koymaktadır:
“Bütün dünya bilsin ki, benim için bir taraflılık vardır; Cumhuriyet taraftarlığı, düşün ve toplumsal devrim taraftarlığı. Bu noktada, yeni Türkiye topluluğunda bir ferdi, hariç düşünmek istemiyorum”.
Burada O’nun koyduğu tavır tartışılamayacak kadar açıktır. Cumhuriyetin belirleyici kavramları Laik ve Demokratik, Düşün Devrimi eğitim ve felsefede akıl ve bilimi hareket noktası kabul eder, Toplumsal devrimin toplumsal yapı ve görünümde cinsler ayırımına son verip insanı en yüce varlık kabul ederek doğal ve yaşamsal hak ve özgürlüklerine kavuşturup evrensel değerlerle donatmayı ve çağdaş görünüme sokmayı amaçlayan Atatürk, bu devrimlerin özüne dokunulursa taraf olduğunu açıkça söylemektedir.
Günümüz
-Ülkemizin 89 yıl önceki koşullar içinde olmamasına karşın Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri ustaca hazırlanan sözde Anayasa reformu oylamaları ile siyasi erkin güdümüne sokulmuştur.
-Böylece siyasi erkin daha başlangıçtaki “ demokrasi amaç değil araçtır” şeklindeki söylemleri gerçekleşmiştir.
-Kanun Hükmündeki Kararnameleri Meclis açıkken bile adeta tanımama anlamına gelen uygulamalar siyasi erkin istediğini yapmak arzularının tehlikeli göstergeleridir.
-Her türlü yasal değişiklikler yapılırken %10 seçim barajının devam ettirilmesi ile demokrasilerin gereği çoğulcu katılımı sağlamak olanaksızdır.
-Bütün bunlar sık sık yinelenen “ileri demokrasi” yaklaşımlarının ustaca kullanılan bir aldatmaca olduğunun göstergesidir.
-Aynı şekilde kullanılan “ileri özgürlükler” yaklaşımlarının da; Yargı sistemindeki farklı uygulamalara, Telekom tarafından yönetilen dinleme, izleme, medyada sansür, baskı ve kamunun yanlış bilgilendirilmesi yöntemleri, -Çalışan kesimlerin haklı, yasal isteklerine yönelik uygulanan baskı yöntemleri -Güç bende devletin olanaklarını istediğim şekilde kullanır ve istediğime veririm gibi ötekileştirme ve genelin çıkarlarını azınlık taraftara mal etme anlayışı hangi demokraside vardır ?
89 yıl önceki ortamda rastlamadığımız bu uygulamalar nereden kalkıp nerelere geldiğimizin somut kanıtları değimlidir? Bunlara birde devrim karşıtlarının Cumhuriyetin kazanımlarını ve kurumlarını yıkmadaki kararlılığı ve bu konuda aldıkları mesafe eklenirse felaketli tablo bütün korkunçluğu ile karşımıza çıkmaktadır.
Prof.Dr. Ünsal YAVUZ/ ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder